Yazmadıklarım daha güzel... 

Kendimi tutup da yapmadıklarım daha heyecanlı, gereksiz deyip söylemediklerim daha anlamlı, olmaz deyip oldurtmadıklarım daha yaşanılası, yanlış bildiklerim daha doğru, doğru bildiklerim hep yanıltıcı. En sevdiklerin en can yakan, hiç beklemediklerin bir anda can olan, hep gördüklerin daha maskeli, yüzünü bile görmediklerinse daha şeffaf, daha dürüst, daha tanıdık. Olmaz mı öyle şey? Ne olmaz derseniz inadına gerçektir şu hayatta ve bir gün karşınıza dikiliverir. Ne mi yapacağız? O kadar anlam yüklemeyeceğiz, tam olarak ne istiyorsak onu yapacağız, kırmadan, dökmeden ama korkmadan, saklanmadan, yasaklanmadan… Yasakları da biz koyuyoruz, sınırları da. Zamanı dün, bugün, yarın diye parçalara da biz ayırıyoruz. Oysa zaman sabit, versiyonlarımız değişken, içinde istediğimiz gibi akamamak da yine kaygı imparatorluğumuzdan yadigar bir düşünce şekli sadece. Kuantuma göre en güzel versiyonunuz elinizi uzatsanız sizin, kaygılarınıza göreyse o hayalini kurduğunuz gelecek taa uzaklarda bir yerlerde, oysa bir şeyi hayal edebiliyorsanız, zaten gerçekleşmiş demektir. Kim olmak istiyorsanız, zaten osunuz artık, sadece onun gibi davranmaya korkuyorsunuz, kendinize bahaneler koyuyorsunuz, şunlar olmadan ben de olamam diyorsunuz, demeyin öyle, düşünmeyin de, sadece düşleyin ve özgür bırakın. Kimi zorla elinizde tutabildiniz? Kendinize varmanın ilk kuralı, kendinizi özgür bırakmayı öğrenin.

Geçen akşam yine bir bilim programı izliyordum, bilim adamları beynimizdeki hasarların ya da sağlıklı bir beyindeki akımın, davranışlar üzerindeki etkisini tartışıyorlardı. Daha evvel de hormonların bizi biz yaptığından dem vurduğum bir makale yayınlamıştım, merak edenler dönüp okusunlar… 

Bknz: Dallarını Budamayana Bahar Gelmez / Merve Köşesi

Neyse, programı özetleyecek olursam, beyin tümörleri dahil olmak üzere, beyindeki herhangi bir hasarın insan psikolojisi üzerindeki ekisi büyük. Hal böyleyken, yapılan bir takım araştırmalarda, beynindeki tümör ameliyatla alınan katillerin ya da suçluların davranış şekillerinin değiştiği, sağlıklı ve iyi karakterli bireyler haline dönüştükleri gözlemlenmiş. Zaten hep adı üstündedir, insan katleden ya da suç işleyenlere genel olarak psikopat deyiveririz. Bu, yaptıkları suçu geçersiz kılmıyor elbet ancak ister istemez de şöyle bir soruyla karşı karşıya kalıverdim: Kendi nöropsikolojimizin kurbanıysak, yaptıklarımızdan ne kadar sorumluyuz? 

YASAK ELMA

Tüm katilleri bağrıma basarım gelmiyor elbette ancak, ne kadarımız beynimizle ya da tomografi çektirmek zor geliyorsa, psikolojimizle ilgilenip, bir psikiyatra gidiyoruz? Sanırım bizim ülkede başımıza bir şey gelmeden doktora gitmek gibi bir alışkanlığımız yok. Yataktan çıkamayacak kadar ağır bir depresyona girmeden  psikoloğa gitmek gibi bir alışkanlığımız da yok. Oysa hepimiz yaşadığımız bu zor devirde ayaklı birer saatli bombayız aslında. Kendi kendimizin, çevremizin, fiziksel olmasa da psikolojik olarak katilleriyiz. ‘’Kime selam versem dertli çıkıyor’’ dedi, bir arkadaşım geçen gün. Sorunlarımız arşa eriyor. Çünkü kendimizle ilgilenmeyi bıraktık. Dış etkenler, ekonomi, başkalarının hayatı, sosyal medyadaki sanal yaşamlar, iletişimi, heyecanı, aşkı ,hatta ilişkiyi bile elimizde tuttuğumuz bizden akıllı telefonlarla yaşıyor olmak, bizi yeterince kendimizden uzaklaştırıyor. Farkında mıyız? Hiç sanmıyorum. Ama olalım. Kendinize varmanın ikinci kuralı, şimdi başınızı ekrandan kaldırın, gerekirse yazımın devamını da okumayın, kırılmam, etrafınıza bakın, sahip olduklarınıza, en son kendiniz için aldığınız güzel bir eşyaya ya da daha güzeli, kalkıp bir aynaya bakın. Yani ikinci kural, bakın ve sahip olduğunuzu unuttuğunuz güzelliğinizi görün. Hayal ettiğiniz versiyonunuz tam karşınızda duruyor. 

Sen hayaline yakışmadan, hayalin gerçekleşmeyecek. Aslında içinden geçeni söylemeden, doğru bildiğini yanlış eylemeden, yanlış diye direttiğini tecrübe etmeden, kaygılarından kendini elemeden, yasak olanın elma değil de zihninin oyunu olduğunu bakıp da görmeden, Adem’e hep yeni dünyalar arayacağız. Bu masal sizin masalınız, tekrarı belki de yok. Ama her yeni gün baştan yazabilirsiniz. Yeterince yandıysanız, küllerinizen doğma zamanıdır artık. Kendinizi beklemeyin, gelmez, konforundan taviz vermez, onu orada bırakın, geçmiş diye adlandırdığınız zamandaki versiyonunuz olarak kalsın, arada döner gülümseyerek anarsınız. Buyurun, kendinize varmanın son kuralı; Kendinizi baştan yazın. Gökten üç serbest elma düşsün, biri benim, biri sizin, biri de zamansızlığımızın başına… İyi ki doğdun Adem!

Söz, en büyük hançer. Can, en yanıcı madde. Ben, kül. Sen, hâlâ kan. 

Beni sana bas, yine kıyamadım...

                                              Aşk’a uyanın, gerisi kolay…

MERVE ÇALOĞLU

merve.caloglu@sondakikaturk.com.tr

mervecaloglu.com 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.