Ve ertesi gün, hiç unutamayacağımızı sandık. Ah o sevimsiz aydınlığıyla, düne acıyan ertesi günler... Geçmek bilmez zamanların ilk günü! 
''Bir daha kime, nasıl güvene
ceğim'' şarkıları fondayken, her gece yeniden affedip, sabaha yine, yenik uyanmalar diyarı... Aslında olan, apaçık ortadayken, ''herkes bana hakversin'' yakarışları, ''hele bir geri gelsin, bak nasıl da yüz vermeyeceğim'’ martavalları havada uçuşur, üstelik bir gün, hiç de umrumuzda olmayan bir vakitte gerçek olmak için... Oysa o an, tüm kalbinle, dönsün de ayaklarına kapansın umudu taşırken, bunu kendine bile söyleyemezsin. Senin tüm saatlerin durmuşken, ‘' biraz zaman lazım '’ der, herkes. Birden herkes düşman görünür gözüne, ‘' hepinizin mi dili kemiksiz be şerefsizler! '' diyesin gelir. Oysa en şerefli olanlar, sana hakettiğin gerçek neyse, onu söyleyenlerdir. Dostlarındır onlar, bunu da zamanla anlarsın ve o okuduğun martavallar, dedikleri gibi zamanı gelince gerçek oluverirler. Ve bir gün, artık hiç yaşanmamışa dönmüştür herşey. Yüz vermemeyi bırak, yolda görsen, tanımazsın bile, o derece unutmuşsundur. Şimdi biz bunca acıyı boşuna mı çektik? O ertesi günleri boşuna mı heba ettik? Boşuna mı yanıp yanıp söndük? Daha kolay akamaz mıydı zaman? Nasıl daha çabuk unutulur? 
Şimdi, geçmek bilmez zamanların ilk gününü yaşayanlara eşsiz tavsiyelerimi sunacağım. Malum sonbahar, ayrılık da daha çok koyar, buyurun başlayalım...

Ayrıldığınız sevgilinizi unutmak, sigarayı bırakmaya benzer. İlk kural, kendinize sormanız gereken şu soruyla başlıyor; Gerçekten kurtlumak istiyor muyum? Eğer cevabınız evet ise, yazının geri kalanını okumaya devam edebilirsiniz, yoksa sigara içen, içmeye, acı çeken de çekmeye devam etsin. Nasılsa bir gün, ikisi de sizi bırakacak, lafım ömrünü çürütmek istemeyenlere! (Sert yaptım, çünkü değerlisiniz)
Bir insandan da, bir aşktan da, bir alışkanlıktan da kurtulmanın en kolay yolu, kendini zararına ve gerçekten kurtulmak istediğine ikna etmektir. Bunu, sabahtan akşama kadar sigara içen insanlarla birarada bulunarak başarmak zordur. İstediğiniz kadar direnin, size herşey onu hatırlatır ve daha nikotini vücuttan atamadan bulunulan o ortam, tehlike arzeder. Bir süre sigara içen arkadaşlarınızla görüşmezseniz ölünmüyor, kimse de alınmıyor, alınan da alındığı yerden bir sigara daha yakabilir. Aynı şey, kurtulmaya çalıştığınız aşk acınız için de geçerlidir, sabahtan akşama kadar, paşamızı/prensesimizi hatırlatan ortamlar, şarkılar, arkadaşlar risk teşkil eder. Akşamına telefona sarılma riskiniz yüksektir. O hiç geçmeyecekmiş gibi gelen ertesi gün var ya, işte tam da o gün, niyet etmek lazım kurtulmaya. Hemen güne odaklanmakta fayda var, hatta delirmiş gibi, aktivite dolu bir gün geçirmek için elinizden geleni yapın. İmkansız değil, göreceksiniz, ağlarken de kilometrelerce yürüyebiliyor insan. Hiç bir şey, hareketsizlik kadar acıyı beslemez. Ne yapın edin, fiziksel olarak kendinizi yorun, uykusuz geceleriniz, ilaçlardan medet ummalarınız az olsun. Aktivite derken, arkadaşlarınızla rakı-balık önermiyorum. Onu bir ay sonra falan yapın, alkol de acıyı besler, keyif için içmek gibisi yok.( Mervesel bilgi )

Ondan önce nasıl yaşadığınızı hatırayın. Şu anda da en kötü ihtimalle öyle yaşıyorsunuz, birşey eksilmedi, fazlalık yok oldu. Fazlalık olmasaydı, size zarar vermezdi, ferahlık verirdi, mutluluk verirdi, sağlık verirdi, pozitif enerji verirdi, gününüze gün katardı, dünü, bugünü, yarını ziyan etmezdi. Hangisinden mi bahsediyorum? Siz söyleyin, bu dediklerimi hangisi yapıyorsa, ondan kurtulmanız gerekiyordur. Evet, ikisi de! Sigara da, eski sevgiliniz de, aynı haltın soyu ki, şu an bir çare arıyorsunuz. Kurtulmak istediğinden emin olmayıp, ikna olmak için okumaya devam edenler için yineleyeyim de, faydam olsun; Dün sizi terkeden, zarar veren, yol ortasında bırakan, sağlığınızdan, gülüşünüzden, neşenizden, enerjinizden eden, yarın da aynını yapacak. Canınız yanmasın demiyorum, bilakis yansın, hiçbir şeyi sebepsiz yaşamıyoruz ama artık uzun, ağdalı acıları kendimize reva görmemek de bizim elimizde. Sigarayı bırakmayı düşünmeyen bir çok arkadaşımın da söylediği şey, ‘’ yıllarca sigara içip, kanser olmayan da var’’ ya da ‘’aman canım, şimdi yoldan geçerken bir arabanın altında da kalabilirim, sigaradan mı öleceğim?’’ şeklinde avuntu cümlelerinden ibaret. Haklılar, yıllarca sigara içip, kanserden ölmeyen de var, zatan sigara sadece, kansere sebep olmuyor, kalp ve damar hastalıklarından tut, bize en lazım olan şeyin kalitesini düşürüyor, o da nefes! Bir şeyin zararı, illa öldürmesiyle doğru orantılı değil yani. Gereksiz insanlar, ızdıraplı aşk acıları da öldürmüyor ama süründürme kısmının süresini uzatıp, kısaltabiliriz diyorum. Bir şeyin bize zarar verdiğini anladığımız andaki tutumumuzdur, bizi öldürecek, süründürecek ya da kurtaracak olan…

Hep diyorum ya, en başından biliyoruz ve aslında olmasına biz izin veriyoruz yaşayacaklarımızın diye, işte o ertesi günler, bazen en başıdır yaşayacaklarımızın. Mevzuyu, o gün, orada, öyle bırakmak gerek çoğu zaman. Zamane ayrılıkları gibi, sosyal medyadan laf sokmadan, her dakika ‘' neredeymiş, ne yapıyormuş '’ diye araştırmadan, kendi dünyamıza çekilmemizde fayda var. Sosyal medya da, kurtulmaya çalıştığımız bağımlılığımızı besler de besler, çünkü kendisi de ayrı bir bağımlılık konusudur, ona başka zaman girerim. Şimdilik, en sık sorulan soruyu yanıtlayacağım, sorumuz tahmin edeceğiniz üzere, ‘’ onu sosyal medyadan sileyim mi? ’’ sorusu. Cevap veriyorum; Evet! Açıklamama gerek yok bence ama içinizin yağlarını iyice eritmek boynumun borcu. Yahu, o sizi defterden silmiş, ne tutuyorsunuz gözünüzün önünde, hatta elinizin altında? Düşünsenize, sizi dün terkeden, aldatan, bir şekilde üzen şerefsiz, her an avucunuzun içinde, bakmasanız da biliyorsunuz. Adeta o acıyla, elinizdeki telefon, bir saatli bombadır.  Sosyal medya dediğiniz şey de, başlıbaşına bir dünya artık ve sizin dünyanıza ait olmayanı, bence derhal silin gitsin. Bırakmaya çalışanların, sürekli sigarayı bırakmakla ilgili video izlemelerine benziyor bu durum, videonun ardından hemen bir dal daha yakma sebebidir o videolar da. Yapmayın, ‘' acaba çocukluk mu olur, eziklik mi olur, şimdi ya yememiş, içmemiş, beni heryerden silmiş derse ''gibi saçma kaygılarınızı bir kenara bırakın. Kendinize saygı duyun ve size saygısızlık yapanı silin, sonra da arkanızdan isterse ezik desin ki, öyle bir dünya yok, emin olun. O, sizin terkedilmişlikten doğan sarsılmış egonuzun oyunu. Kendinizi ezik hisseden de sizsiniz, oysa sadece terkedildiniz. Bu, o kadar da kötü bir şey değil. Siz daha ayrılmak istemiyordunuz, o kadar. 

Ne siz eziksiniz, ne o gece/gündüz, sizinle dalga geçiyor. Herkes kendi hayatını yaşamaya devam ediyor. Canınız acıyacaksa, buna acısın. İşte zurnanın zırt dediği yer! Kendinizden pay biçin, birinden vazgeçtiğinizde, günlük hayatınıza devam edebilmeniz nasıl kolaysa, onunki de öyle, ediyor da. Edecek zaten, herkes neyi seçerse onu yaşamaya devam edecek. Bu hikayede kimin haklı, kimin suçlu, kimin kayıp, kimin kazançlı olduğunu zaman gösterecek asıl. İşte onun için gerçekten tek lazım şeydir zaman. Gerisi için, bize düşen, zamanımızı iyi yönetmek. O sizden vazgeçmiş, sizse hala onunla yatıp kalkıyorsanız, süreç uzayacak. Kurtulmaya çalışmak yerine, hırsınıza yenik düşüp, intikam almaya kalkışmalardan falan hiç bahsetmek istemiyorum, o raddede yine yaşayacak olduklarınızı haketmiş oluyorsunuz. 

OLAN OLDU ÇARE KENDİNSİN
İnsanlar sizi üzebilir, haksızlığa uğrayabilirsiniz, ‘'hele hele bunu hiç haketmiyordummm!!! '' diyebilirsiniz, sonuna kadar haklı da olabilirsiniz, ancak siz, bu saatten sonra ne yapacaksınız, ona odaklanın. Haketmek, haketmemek, haksızlıklar, suçlular, kazananlar, kaybedenler, yaşayanlar, sürünenler… Bunlar, insanı hep kurban psikolojisinde kalmaya iten düşünce şekilleridir. Kelimelerinizi değiştirmeye de başlayın, ‘' ben ona ne yaptım? ’' diye sormaktansa, bunu neden yaşadığınıza ve almanız gereken derse odaklanın, cevabını o çözülmez sandığınız sorunun tam da içinde buluvereceksiniz. Neye izin verdiniz de böyle oldu acaba? Trafikte hiç tanımadığınız bir insanla kapışmanız sonucu hakaret işitmeniz, sizi çok iyi tanıyan birinden hakaret işitmenizden daha yüksek olasılıktır. Sizin izin verip vermemenize bakmaz orada olay, çünkü o trafikteki siniri zıplamış adamla aranızda bir bağ yoktur. Oysa bağınız olan insanların size karşı tutumlarını yüksek ölçüde siz belirlersiniz. Zaaflarınızı göstererek ya da göstermeyerek… Dur ya da devam diyerek. ‘’ Neyyy! yani şimdi bu ayrılığa da mı ben izin verdim? '' diyeceksiniz? Oysa ayrılmak istemiyordunuz henüz. Cevabım, ne yazık ki, Evet... Siz izin verdiniz, sizden ayrılma şekline kadar, siz farkında olmadan, onayınızdan geçti. Kim bilir, daha ne türlü ayılıklarına göz yumdunuz da, ayrılırken de bu şekli seçti. Oysa, başta size çok da hayrandı değil mi? Keşke insanda birazcık hayranlık bıraksaydınız o zaman, hayvanlıklara gözyummak, sizde edep sayılıyor olabilir ama karşı tarafta hayranlık duyduğu şeyi aşağılıyor olmanın verdiği bir çaresizlik yaratıyor. Bir yanı sizinle birlikte olduğuna inanamazken, diğer yanı, o kadar zor gözüken şeyin kolaylığı sayesinde, gelir, halıya sıçar. Siz de,'' yüz verdim ayıya geldi sıçtı halıya '' pişmanlığınızla, bir türlü başaçıkamadığınız sorular silsilenizin içinde kahrolursunuz. Bakın, size o meşhur ''ertesi gün'' sabahlarından birini çizdim. Söyleyin şimdi, bu saçmalık için kaç gününüzü harcayacaksınız? Elbette onu da siz seçeceksiniz. Yazının sonunu  '' acı çekmek çok saçma ‘’ ya falan bağlamayacağım, merak etmeyin. Biz de büyük sevdik, ey okur! Yine de severiz, az daha oku, diniyor acın, olmadı yeni halı alacağız, overlok makinasını ayağına getirteceğiz...

Sosyal medya takipçilerimin dikkatini çektiği üzere, bir süredir sörf yapıyorum, çok keyifli bir spormuş, daha evvel başlamadığıma yanıyorum. Konumuzla bağdaştıracak olursam, artık mükemmel bir sörfçü olduğum için (kendimi beğendim), oldukça uzaklara açılıyorum, insanlardan uzak, karabataklar, balıklar, leylekler falan keyifle takılabiliyorum. Uzak sularda bazen sürat tekneleriyle insanlar geçiyor yanımdan. Bazısı ayı olduğu için, sörflü görünce, yanında gazlayıp, dalga yapıyor, düşürme odaklı, sadist, kişilik bozukluğu! Şimdi bu ayıya gereken şirretlikte bağırmak, düştüğüm için kendi kendime küfür edip günümü heba etmek ya da kalkıp yoluma devam etmek seçeneklerim arasında. ilk zamanlar, tek endişem düşmek ve düşmemek üzerine olduğu için, böyle bir durumda söylene söylene, sinirim tepemde tekrar sörfüme çıkıp, yoluma sinir içinde devam ediyordum. Mevzuya hakim olduktan sonra gördüm ki, en fazla düşüyorsun, sonra mecbur kalkıp yine yoluna devam ediyorsun, en kötü ihtimalle, bir tekneden yardım istersin, ölecek halin yok. Şimdi sadece sörf yapmıyorum, etrafımı da görmeye başladım, bana sinsi sinsi yaklaşan tekneler olmuyor artık, olsa da önceden görüp, selam verip, havalı havalı geçiyorum, sen kendinden emin olunca, düşürmeye de çalışmıyorlar, onlar için de bir zevkin kalmıyor artık. Geçen gün yanımdan geçen bir tekne dolusu insana merhaba dedim, bravo valla harikasınız dediler, ben tek kişiyim siz daha harikasınız dedim, düşmüyorsunuz bu kadar açıklarda bravo brrrrravoooo deyip, gittiler. Oysa sörfte de, hayatta da olay, düşmemek değil, yön bulmak, yol almak…

Düşerseniz düşün, o ''ertesi gün’’, yeniden ayağa kalkışınız için bir milat olsun. Yeni çağın moda terimlerinden biridir ''akışa teslim olmak’’, son derece yanlış anlaşıldığını düşünmekteyim. Ben sörfle akışa teslim olursam kendimi Çanakkale’de falan bulabilirim, doğru yönlenmeyi bilmek mühim mevzu. Hayatın direksiyonu ya da yelkeni elinizde, yön bulmak size kalmış, rüzgarın hızını biz belirleyemiyoruz sadece, bazen çok yavaş esiyor, oysa o an yanından geçen balıkçı teknesindekilerle sohbet etmen gerekiyor belki de, biraz kafayı kendi direksiyonundan kaldırıp, etrafa bakman için fırsat yaratıyordur hayat. Yelkeninizin yönü hep mutluluğa doğru olsun, sevgili okur. Acı çekmek kolay, akışa teslim olacağım diye, doğru sorgulamaları yapmadan aynı girdabın içinde boğulmayın, gerek yok bence. Teslim olmanız gereken sadece bir gerçek vardır, o da ''olan’’ dır. Olan da oldu. Önce kabul edeceğiz, sonra kime mi güveneceğiz? Tabii ki kendimize! ''Ne sürat tekneleri gördüm, zaten fostular, düştüm, kalktım, yine yol alıyorum’' diyeceğiz. Siz de biliyorsunuz, geçecek, bundan evvel neler atlattınız, zaten belki de o sebeple almıyor o güzel aklınız, bir daha böylesine saplanıp kalmazsınız sanmıştınız. Tecrübe, bazen insanı korkak, bazen de umarsız yapabiliyor. ''Nasılsa daha önce atlattım, bana koymaz artık'' demeyin, koyar. Ya da ''aman abiii, ben almiiim, aşkı da, meşki de sizin olsun yeawww'' korkaklığına girmeyin, oradan da çıkış yok. Çıkış, bundan sonra, tam olarak ne istediğinizde saklı. Sorun kendinize ve en güzel cevaplar sizi bulsun. Dünün de suçu yok, yarın da masum değil eğer doğru yöne yelken açmazsak… Ufak bir ipucu daha vereyim, saf sevgide gereksiz kompliman yoktur, sözlerin anlamı kalmaz, hayran olunan aşkın kendisi olur. Zurnanın zırt dediği yeri geçtiysek, davuldan neyiniz eksik, denginizi bulun. Atalar boşa konuşmaz!
''Ertesi gün’’ leriniz şen olsun, sigarayı da bırakın, en azından bilinen bir faydası yok, 20 günü deviren beni arasın, yardım edeceğim ;)
Ben rüzgarım, ya siz?

                                                                         Aşk’a uyanın gerisi kolay…

MERVE ÇALOĞLU

merve.caloglu@sondakikatur.com.tr

mervecaloglu.com

Yükleniyor...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.