Söyleyecek onca şey varken susmak, bazen varılabilecek en güzel yer…
Ya da yaşlanıyorum. Yok, vazgeçtim, ben yaşlanmam, yaşım hala 7, konservatuvarı yeni kazanmışım, önümde bin yıl var büyümek için. Ama… O ‘’ama’’ lar yaşam olmuş, zamanla sözleşmemi de feshetmişim, kendimden muvaffakatnameliyim. ''Ne diyorsun, daha açık yaz’' diyenlere sarılmak istiyorum, zaten daha kısa ve alengirli sözler bulup, yazacak vaktim de, mecalim de yok. Geldiği gibi yaşayalım, uzun uzun susuyoruz nasılsa, ben o sessizliğin noktalama işaretleri olmalıyım. Olsam olsam, ünlem olurdum eskiden, sonra keskin köşelerimi yontturdum iyi bir ustaya, şimdi anca üç nokta olur benden, ucum açık, öyle zamansız, sonsuz, telaşsızım. Hesap sormaya bile üşenir oldum, elime baş düşmanımdan intikam alma fırsatı geçse, kalkar spora giderim ya da piyano çalarım, intikama şarkı bile yazmam. İntikam da, eskimiş bir eşyadan farksız, ver gitsin, bir lazım olan kullansın. Baş düşmanım bile yok zaten, olsaydı biraz daha büyür müydüm? İnsan biraz da düşman mı edinmeli acaba? Birilerine uyuz olabilmeli, kafayı takıp sinirden delirebilmeli mi? Bende olmadı bunlar, ''bu da böyleymiş'' deyip, köşesine bıraktım herkesi. Söyleyecek onca şey varken, hepsini söylediğim zamanların bir hayrını göremedim ve çenemi sevmeyi öğrendim belki de, bilemiyorum, bilmek de istemiyorum, siz de herşeyi bilmeye çalışmayın ama hep öğrenmeye çalışın hayatı...

İyi de şimdi bize ne lazım? Yeni virgüller, hatta noktalı virgül sonrası kurulan cümlelerden lazım, açılsın kafalar, derinleşeceğim diye, dibe saplanıp, müşkülleşmiş halet-i ruhiyeleri tekrar su yüzeyine çıkartmak lazım. Noktalama işaretlerini doğru kullanan insanlara güvenmek lazım. Tüm yazarlar olmasa da, tüm editörler iyi insanlar olmalı. Geçen, Twitter’dan müzisyen bir arkadaşım, bana yazdığı cümlesinde, kaldırılan şapkalardan kullandı, öylesine ‘’tweet’’ leşirken hem de! Sevincimden içim ağladı. Şapkalar kalkmamalıydı. Şapkalar güzeldi. Hem yazının, hem kafaların çiçeğiydi şapkalar. Türk Dil Kurumu da, ülkedeki depresyon sebeplerinden biri oldu zamanında. Yapılacak onca yenilik varken, Euro’yu Avro yapıp, güzelim şapkaları kaldırdı. Zevki kaçtı dilin. Ben hala kullanıyorum, mesela şu an ‘’hala’’ yı zevksiz ve babamın kız kardeşi manasına gelen kelimeyle aynı şekilde yazmamı isteyen Türk Dil Kurumu’naysa, söyleyecek onca şey varken susmamalıydık. Kötü bir yere mi vardık? Dilini bilmeyen, bildiğini sanıp, yanlış öğrenen, doğrusunu öğrenmek istemeyen toplumlardan ne beklenirse, oraya vardık işte. Kafası çalışanlar, kocaman soru işaretleri gibi dolaşıyorlar etrafta. Kaldıramayanlar, devrik ve ünlemli eleştiri cümleleriyle yuvarlanıp gidiyorlar. Ben niye/nasıl bu kadar telaşsızım diye merak edenler oluyormuş. Pencereyi değiştirdim, dengini seçemiyorsan bile, dengeni seçebiliyormuşsun, seçtim. Kendi dengesini bulanlar sarılırsa, bulamayanlar da sakinleşecekler, kalp gözümün sakalı yok, sorun orada. Bakın ama geçen gün belgeselde ne buldum; Oldukça agresif olan maymun türlerinden birinde para birimi, sarılmakmış. Daha sakin olan, işini gördürmek, kendini kabul ettirmek için, sinirli olan maymuna gidip, aniden sarılıveriyor. Zamanla da, sarılınca sakinleştiklerini ve dengelerini bulduklarını keşfediyorlar. Sinirlendikçe birbirlerine sarılıp sakinleşmeyi alışkanlık haline getirivermişler. Çözmüşler mevzuyu. Hesap sormuyorlar, ‘’he canım heee’’ deyip, veriyorlar bir doz kucak, dünya değişiyor. Dünya değişsin mi istiyorsun? Aç kollarını, ey okur, sarılma borsasının kuru da sabit ve adil, benden söylemesi, belgesel yalancısıyım ;)


Çok Bir Şey İstemiyorum...
Söyleyecek onca şey varken sarılmak, varılabilecek en güzel yer ve farkettiyseniz, cümleden ‘’bazen’’ i komple attım. Ben de havalı şair olup, adımın bir harfini atmak isterdim ama ne girebileceğim bir iddia, ne de Cemal Süreya gibi ismimde fazladan harflerim var. Şapkalarımı bana geri verin yeter. Buradan Türk Dil Kurumu’na sesleniyorum, gerekirse gelip sarılabilirim. ''Kendi diline sarılan bir vatandaşdı'' desinler arkamdan, gerçi daha bin yıl var önümde, kolayına ölmem. Sertab Erener’ e de fazla yüklenmeyin, ‘’Telomar'’ neymiş, sayesinde duyup, sanki hiçbiriniz genç kalıp, uzun yaşamak istemiyormuşsunuz gibi ukala yorumlar yapmanızın, Euro’ya Avro demek kadar tuhaf olduğunu da, bu uzun ve gereksiz cümleyle belirtmiş olayım, bu haftalardaki magazin gündeminin de hatırı kalmasın. Söyleyecek onca şey varken susmak bir yana, söyleyecek hiçbir şey yokken saçmalayanlardan Twitter’ların, Facebook’ların, hatta tüm sosyal mecraların kurucularına sığınıyorum. 

Geçtiğimiz son bir kaç yılın Kasım’ına göre, sanal da olsa daha huzurlu bir Kasım ayından hepinize aşk da dilemiyorum. Kasım’da bir başkalığı yok aşkın. Aşk, yaşamasını bilende başkadır. Söyleyecek onca şey varken, sustuğun yerden sevende, noktalama işaretlerini doğru kullananlarda, şapkalarda, soru işaretini en güzel cümlenin sonuna koyabilende, ''bize ne lazım?'’ sorusuna, ''hiçbir şey'' dedirtebilende aşk bulmalarınız bol olsun. 
Varılabilecek en güzel yere üç noktamı bırakıyorum, biri bana, biri size, biri de düşmanlarımıza. 
Söyleyecek onca şey varken susun ve sarılın, belki bir şey olur… 
Ben suyum, ya siz?

                                                  Aşk’a uyanın, gerisi kolay...
MERVE ÇALOĞLU

merve.caloglu@sondakikaturk.com.tr

mervecaloglu.com

Yükleniyor...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Tuğba 7 gün önce

Çok güzel makale yazmışsın bayıldım tebrikler